27 Mart 2010 Cumartesi

2010 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ

Önce kaos vardı. Kozmos kaostan doğdu. İlk patlama, ilk yıldız, ilk galaksi, evrene dağılan yıldız tozları, elementler, hayat...
Uçsuz bucaksız uzayın boşluğunda orta boy bir yıldız, ateşten bir küre... Biraz uzağında masmavi bir top. Ama bir yüzü hep karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde, sönük, titrek bir ışık. Bir mağarada yakılmış bir ateş. Dans eden alevlerin çevresinde toplanmış bir insan topluluğu. Duvara düşen ve bir uzayıp bir kısalan gölgelerin arasında ertesi günkü geyik avını canlandıran, hem geyiği hem onu kovalayanları oynayan tecrübeli bir avcı.
Yeraltını yeryüzüne bağlayan mağara, gökkubbede yıldızlar, ortada bir ateş ve hem avcı hem oyuncu insan. İlk ritüel, ilk müzik, ilk dans, ilk resim, ilk mitos...
Evrende karanlık olağan, ışık istisnadır. Tiyatro karanlığa düşürülen bir ışıktır insan eliyle. ... Devamını Gör
Evrende değişmeyen tek şey değişimin kendisi ve birbirlerini karşılıklı var eden kaos ile kozmos, karanlık ile ışık arasındaki sonu gelmez köşe kapmacadır.
Kökleri ritüellerle mitosların buluştuğu alana uzanan tiyatro değişimin hem tanığı hem belleğidir. Çağa ve insana tanıklık, vazgeçilmez bir toplumsal işlev ve ihtiyaç olduğu gibi, insanlık serüvenini tüm renkliliği, çeşitliliği içinde kucaklayan, sahiplenen yüzüdür tiyatronun. Bellek çabasının bir yanında, kimliği oluşturan, "bizi biz yapan" kökleri unutmama kaygısı vardır. Diğer yanda ise, ummanda bir su damlası misali, birey olarak varolan insanın her şeyi tüketen zamana karşı direnişi... Hatırlamak, dünyaya ve kendi yaşamına anlam yükleme, anlam katma sürecinin en önemli köşe taşıdır.
Her gelen günün bir öncekini, her yeni haberin eskisini kovaladığı, anlam aramanın değil anlamdan kaçmanın öne çıktığı günümüz dünyasında tiyatronun en vazgeçilmez işlevlerinden biri anlamlandırmaktır. "Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir ânın / parçalanmaz akışında" diyebilmektir.
Bin yıllar boyunca sayısız uygarlığa ve kültüre, onların oluşturduğu sentezlere ev sahipliği yapan Anadolu, güneşin doğduğu yer, ortak insanlık mirasının en önemli sahnelerinden biridir. Hayat-ölüm-yeniden doğum döngüsünde şekillenmiş mitosların ve ritüellerin vatanıdır Anadolu. Destanlar ve efsaneler diyarıdır. "Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket" öyle bir kültür ve sanat potasıdır ki, her karış toprağında insana ve âleme dair söylenmiş bir söz, yazılmış bir dize, bir replik, mermere dökülmüş bir gözyaşı, minyatürlere, ikonalara sığdırılmış bir ışık zerreciği gizlidir mutlaka.
Anadolu’da yaşayıp dünyayı sadece kendinden ibaret sanmak, bu topraklardaki zenginliği, çeşitliliği, yaşanmış sentezleri görmemek… Veya tam aksine, kültürlerarası bir potaya dökülmenin tek yolunun kendi köklerini, kimliğini, birikimlerini umursamamaktan geçtiğini düşünmek… Bu yaklaşımlar aynı anlam yitimi, aynı belleksizleşme sürecinin iki yüzüdür aslında.
Oysa Anadolu’da yaşayıp kültürü, sanatı, insanı, hayatı dünden bugüne var eden çabaları görebilmek, sahiplenebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu memleketin her köşesinde 2000 yıl öncesinden bize bakan ve sayıları yüzü geçen antik tiyatro yapılarını görmek, onları yeniden oyunlarla buluşturmak o kadar zor değil. Kökleri çok derinlere uzanan çınarın günümüzde Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıyla ayakta kaldığını bilmek o kadar zor değil.
Tiyatro hatırlayarak tanıklık etmektir.
Bilimin ve iletişimin vardığı noktadan, değişimin içinden evrene, dünyaya, insana bakarken, onunla gülüp onunla ağlarken, kozmosun katlarını ritüeliyle birbirine bağlayan şaman gibi kendi köklerini güne ve geleceğe taşıyabilmektir.
Tiyatronun söyleyecek sözü vardır halden bilene, bu söz onun bin yıllardır süregelen gücüdür. Sözünden, anlamından, anlamlandırma işlevinden vazgeçmek ölümdür tiyatro için. Dünyayı kaplayan görüntü selleri içinde kendini ve köklerini hatırlayarak var olmak, piyasa kurallarına değil kendi altın zincirinin halkalarına sadık kalmak, değişimin içinde yer alırken kendine ve her şeye dışarıdan bakabilme yeteneğini korumak, o yekpare geniş ânın parçalanmaz akışını duyumsamak...
Uçsuz bucaksız uzayın sonsuzluğu içinde narin, minik, mavi bir nokta. Bir yüzü karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde ışıklar yanıyor birden. Ve perde..

Ayşe Emel Mesci

15 Mart 2010 Pazartesi

kaan sezyum'un eşine veda yazısı

normalde link vermeler falan bana gelmez ama bu farklı. eli kalem tutan insan gün geliyor böyle ölüm-veda ilişkisi üzerine de yazmak zorunda kalıyor.

işte size var gibi olan ama aslında olmayan "hayat ve anlamı":

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=985451&Yazar=KAAN%20SEZYUM&Date=13.03.2010&CategoryID=41

4 Mart 2010 Perşembe

karma

evet karma deyince böyle facebook'ta toplama bir albüm adı gibi geliyor ve öyle de gidiyor.

son zamanlarımın en süper olayı eğitimde tiyato dersi. çağdaş yaşamı destekleme derneği'nin kocamustafapaşa'daki sahnesinde 6. ve 7. sınıf öğrencileriyle çalışıyoruz. daha ilk dersten sağlam 4-5 arkadaş edindim. çocuğun en sevdiğim yanı dürüst olması. ne senin onun kandırmana müsaade ediyor ne de seni kandırmaya çalışıyor.

* o kadar fakirdik ki hiç paranoya yaşayamadık!

diğer mesele şu reflü olayım. allah'ım bi hastalık bu kadar illet olabilir. normalde kullandığım reflü ilaçları 1-3 ay arası kullanılıyor. ben maşallah 4 yıla yaklaştım. tembellik, miskinlik ve uyku gibi ihtiyaçım olmayan şeyler de meğer bu salak hastalığımın salak ilaçlarının salak yan etkileriymiş ( virgülleri size bıraktım burada).

şimdi kalan çare ameliyat. ona da kararı 65 yaşındaki ananemden aldığım caseretle verdim.

ameliyatta bir yakınınız varken sizin tek yapabildiğiniz şey dışarda kaygı duymak. zira elinizden gelecek bişey yok. tabii tıp okumadıysanız. yine de ananem 3 saat ameliyattayken benden daha tedirgin olan dayımdı. çevrenizde daha kaygılı biri varken kaygı da taşıyamıyorsunuz ya neyse.

yine de ananeme saygı duyduğum bir anekdotla bu tatsız bahisi bitereyim.

ananem ameliyata gitmek için sedye geldiğinde bizim endişeli yüzlerimizi gördü ve ameliyathaneye yürümek istediğini söyledi. bunun bir adını ben koyamadım...

* "kemiriyor beni sokaklar, kelimeler, isimler hepsi de çıplak,
işte böyle olur yağmura vurulmak, yağmura vurulmak, yağmura vurulmak."

az evvel süper bir bahar yağmuruna denk geldim, hiç de kızmadım.

* hayat iki yerde aktı bu aralar. biri samba festivali ve tabi rio, diğeri de vancouver. vancouver da sanki bizim van'ın cover yapılmışı gibi. t.v. bu durumlarda o kadar da kötü bir alet olmadığını kanıtlıyor.

* etimoloji süper bi'şey demek geldi içimden ve ben yine kendimi tutmuyorum. evet etimoloji süper bi'şey. etimolojiyi ik kez duymuşum gibi bir abartı oldu, canım saolsun.

* küfür gibiyim, kısa ama dimdik!

* zeytinburnu'nda güzel işler oluyor, daha da güzel olacak. ama artık ben yokum. kursa başladım zira ve saatleri tutmuyor ( bu arada alt metin olarak kursa başladığımı da nasıl belirtiyorum di mi:) ).

* neden yalnızsın sorusuna verebiliecek en iddialı cevap " zira yalnızlık tanrı'ya mahsustur" dan daha iddialı olamaz bence.

* aya biner yakamozda yürürüm ben,
gökkuşağından kaymadan büyümem ben!

* üzücü gelişme de yavuz hoca bana yazarlık dersini vermedi. kaç yaşına geldin sorumluluklarını bil, eşşşşek kadar adamsın falan da dedi. canı saolsun. bunlara kızmadım da savunma hakkı vermeyişi koydu. gerçi ben de savunma vermek istemedim gibi de oldu aynı anda. aslında bir prof'a "ananem ameliyat oldu ya" demek çok saçma gibi.

* yine yıktık perdeyi, eyledik viran... saygılarımla!