25 Eylül 2010 Cumartesi

aslında bütün mesele

bir yere gidebilirsin.

hiç kimsenin olmadığı bir yere de olabilir, tüm sevdiklerinin olduğu bir yere de. hiç kimsenin olmadığı bir yere gitmişsen, kaçmışsın demektir. sen gitmişsin de tüm sevdiklerin peşinden oraya gelmiş olamaz. sen tüm sevdiklerinin peşinden gitmiş olabilirsin. sen gittirilmiş olursun.
işte aslında bütün mesele...

bazen o güne girmek istememiş olabilirsin.

gün gelip senin içinden geçmiş olabilir. ha "hiç bitmesin" dediğin gün devir de edebilir. sen bir güne takılıp kalmış da olabilirsin. o gün seni hatırlamış mıdır?
işte aslında bütün mesele...

bir umut taşırsın bazen.

hep seni ayakta tutan, sana kim olduğunu hatırlatan, olmasına yaklaştıkça heyecanlandığın. umut kendini senin içinde de taşıtmış olabilir. yorulmanı bekler mi acaba bir umut? senden başka taşıyıcı ister mi?
işte aslında bütün mesele...

bir hayat yaşıyor olabilirsin.

tabii hayat "bu beni yaşadı" derse. sen bir hayata kenardan bakıyor değilsen. hayat sana değil de sen hayata sahip olabilmişsen.
işte aslında bütün mesele...

bir şeye isim vermiş olabilirsin.

o senin verdiğin ismi taşıyorsa eğer. isim verdiklerin sana sıfat da veriyordur. neyi hak ettiğini biliyorsan eğer, sıfatını sen seçmişsin demektir.
işte aslında bütün mesele..

yani aslında bütün mesele, bir meseledir!

6 Haziran 2010 Pazar

yaşamak yürek ister

"kıskandığın bir yazı var mı mesela" sorusuna cevaptır. başka kıskandıklarım da var tabii.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Yaşamak Yürek İster - Oscar Wilde'dan
YAŞAMAK YÜREK iSTER

Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

futbol üzerine mecburi yazı

şimdi nedir futbol dediğimiz şey? 22 tane fit abinin ölümüne oynayıp terlediği, zaman zaman ayak bacak kırdıkları, bazen de birbirlerine küfür ettikleri bi sipor. bale değil lan bu amına koduğumun oyunu. sonuçu da koyduklu, siktikli bi'şey. bunu seviyosan bu iş böyle aga. bana gelmez diyosan, siktiri çekerim anında.

ha esas eğlencesi de mutlu olmak, kafa yapmak ve taşşak geçmektir. bu fırsatlar da haliyle rakipleriniz tarafından verilir. öyle kaotik bi durum yok yani.

mesela ben beşiktaşlıyım ya hani, bizim tabata'ya 8 milyon euro vermemiz komiktir. ama bak sana komiktir. tüpçü başkanımız komiktir. liverpool'dan 8 yememiz yine sana komiktir. ben derim ki: "olm siz mi attınız 8 tane halla halla". ya da "size ne 8 milyon bizim değil mi?". bu argümanların hepsinin yarrak gibi olduğunu da bilirim.

bu durum nereye geliyor? evet tahminler doğru fenerin son bombasına. abicim kendinizi şampiyon sandınız! oha lan. bundan daha büyük olay görmedim ben. haliyle geçicem taşşağımı. bursa şampiyon olmuş, olmamış sikimde değil. son maçta göt olursan ben yine taşak geçerdim, orası ayrı da; sen sahada timsah yürüyüşü yaptın arkadaş. götümüzle güldük lan! üzerine espri bile yapılamıyo nasıl komikse artık.

şimdi gelip "olm siz mi şampiyon oldunuz lan, ezikler. 8taş hahahauhu" dersen ben sana yine gülerim. hatta aklımdayken güleyim "hauahauhauahu".

bunun savunulacak yanı var mı efendi? bunu bize unutturacak bi sikkoluk daha yaparsanız belki silinir hafızalardan (ki ben umutluyum, beklerim bombaları). yoksa ben canım sıkıldıkça timsah yürüyüşü yapan, cadde'de "beşiktaş" diye bağıran fb'lilere bakıp kafa bulucam. eğleniyorum lan! siz de eğlenin bu saatten sonra. göte giren şemsiyeyi zorlamayı bırakın yani.

öberim!

27 Mart 2010 Cumartesi

2010 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ

Önce kaos vardı. Kozmos kaostan doğdu. İlk patlama, ilk yıldız, ilk galaksi, evrene dağılan yıldız tozları, elementler, hayat...
Uçsuz bucaksız uzayın boşluğunda orta boy bir yıldız, ateşten bir küre... Biraz uzağında masmavi bir top. Ama bir yüzü hep karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde, sönük, titrek bir ışık. Bir mağarada yakılmış bir ateş. Dans eden alevlerin çevresinde toplanmış bir insan topluluğu. Duvara düşen ve bir uzayıp bir kısalan gölgelerin arasında ertesi günkü geyik avını canlandıran, hem geyiği hem onu kovalayanları oynayan tecrübeli bir avcı.
Yeraltını yeryüzüne bağlayan mağara, gökkubbede yıldızlar, ortada bir ateş ve hem avcı hem oyuncu insan. İlk ritüel, ilk müzik, ilk dans, ilk resim, ilk mitos...
Evrende karanlık olağan, ışık istisnadır. Tiyatro karanlığa düşürülen bir ışıktır insan eliyle. ... Devamını Gör
Evrende değişmeyen tek şey değişimin kendisi ve birbirlerini karşılıklı var eden kaos ile kozmos, karanlık ile ışık arasındaki sonu gelmez köşe kapmacadır.
Kökleri ritüellerle mitosların buluştuğu alana uzanan tiyatro değişimin hem tanığı hem belleğidir. Çağa ve insana tanıklık, vazgeçilmez bir toplumsal işlev ve ihtiyaç olduğu gibi, insanlık serüvenini tüm renkliliği, çeşitliliği içinde kucaklayan, sahiplenen yüzüdür tiyatronun. Bellek çabasının bir yanında, kimliği oluşturan, "bizi biz yapan" kökleri unutmama kaygısı vardır. Diğer yanda ise, ummanda bir su damlası misali, birey olarak varolan insanın her şeyi tüketen zamana karşı direnişi... Hatırlamak, dünyaya ve kendi yaşamına anlam yükleme, anlam katma sürecinin en önemli köşe taşıdır.
Her gelen günün bir öncekini, her yeni haberin eskisini kovaladığı, anlam aramanın değil anlamdan kaçmanın öne çıktığı günümüz dünyasında tiyatronun en vazgeçilmez işlevlerinden biri anlamlandırmaktır. "Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir ânın / parçalanmaz akışında" diyebilmektir.
Bin yıllar boyunca sayısız uygarlığa ve kültüre, onların oluşturduğu sentezlere ev sahipliği yapan Anadolu, güneşin doğduğu yer, ortak insanlık mirasının en önemli sahnelerinden biridir. Hayat-ölüm-yeniden doğum döngüsünde şekillenmiş mitosların ve ritüellerin vatanıdır Anadolu. Destanlar ve efsaneler diyarıdır. "Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket" öyle bir kültür ve sanat potasıdır ki, her karış toprağında insana ve âleme dair söylenmiş bir söz, yazılmış bir dize, bir replik, mermere dökülmüş bir gözyaşı, minyatürlere, ikonalara sığdırılmış bir ışık zerreciği gizlidir mutlaka.
Anadolu’da yaşayıp dünyayı sadece kendinden ibaret sanmak, bu topraklardaki zenginliği, çeşitliliği, yaşanmış sentezleri görmemek… Veya tam aksine, kültürlerarası bir potaya dökülmenin tek yolunun kendi köklerini, kimliğini, birikimlerini umursamamaktan geçtiğini düşünmek… Bu yaklaşımlar aynı anlam yitimi, aynı belleksizleşme sürecinin iki yüzüdür aslında.
Oysa Anadolu’da yaşayıp kültürü, sanatı, insanı, hayatı dünden bugüne var eden çabaları görebilmek, sahiplenebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu memleketin her köşesinde 2000 yıl öncesinden bize bakan ve sayıları yüzü geçen antik tiyatro yapılarını görmek, onları yeniden oyunlarla buluşturmak o kadar zor değil. Kökleri çok derinlere uzanan çınarın günümüzde Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıyla ayakta kaldığını bilmek o kadar zor değil.
Tiyatro hatırlayarak tanıklık etmektir.
Bilimin ve iletişimin vardığı noktadan, değişimin içinden evrene, dünyaya, insana bakarken, onunla gülüp onunla ağlarken, kozmosun katlarını ritüeliyle birbirine bağlayan şaman gibi kendi köklerini güne ve geleceğe taşıyabilmektir.
Tiyatronun söyleyecek sözü vardır halden bilene, bu söz onun bin yıllardır süregelen gücüdür. Sözünden, anlamından, anlamlandırma işlevinden vazgeçmek ölümdür tiyatro için. Dünyayı kaplayan görüntü selleri içinde kendini ve köklerini hatırlayarak var olmak, piyasa kurallarına değil kendi altın zincirinin halkalarına sadık kalmak, değişimin içinde yer alırken kendine ve her şeye dışarıdan bakabilme yeteneğini korumak, o yekpare geniş ânın parçalanmaz akışını duyumsamak...
Uçsuz bucaksız uzayın sonsuzluğu içinde narin, minik, mavi bir nokta. Bir yüzü karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde ışıklar yanıyor birden. Ve perde..

Ayşe Emel Mesci

15 Mart 2010 Pazartesi

kaan sezyum'un eşine veda yazısı

normalde link vermeler falan bana gelmez ama bu farklı. eli kalem tutan insan gün geliyor böyle ölüm-veda ilişkisi üzerine de yazmak zorunda kalıyor.

işte size var gibi olan ama aslında olmayan "hayat ve anlamı":

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=985451&Yazar=KAAN%20SEZYUM&Date=13.03.2010&CategoryID=41

4 Mart 2010 Perşembe

karma

evet karma deyince böyle facebook'ta toplama bir albüm adı gibi geliyor ve öyle de gidiyor.

son zamanlarımın en süper olayı eğitimde tiyato dersi. çağdaş yaşamı destekleme derneği'nin kocamustafapaşa'daki sahnesinde 6. ve 7. sınıf öğrencileriyle çalışıyoruz. daha ilk dersten sağlam 4-5 arkadaş edindim. çocuğun en sevdiğim yanı dürüst olması. ne senin onun kandırmana müsaade ediyor ne de seni kandırmaya çalışıyor.

* o kadar fakirdik ki hiç paranoya yaşayamadık!

diğer mesele şu reflü olayım. allah'ım bi hastalık bu kadar illet olabilir. normalde kullandığım reflü ilaçları 1-3 ay arası kullanılıyor. ben maşallah 4 yıla yaklaştım. tembellik, miskinlik ve uyku gibi ihtiyaçım olmayan şeyler de meğer bu salak hastalığımın salak ilaçlarının salak yan etkileriymiş ( virgülleri size bıraktım burada).

şimdi kalan çare ameliyat. ona da kararı 65 yaşındaki ananemden aldığım caseretle verdim.

ameliyatta bir yakınınız varken sizin tek yapabildiğiniz şey dışarda kaygı duymak. zira elinizden gelecek bişey yok. tabii tıp okumadıysanız. yine de ananem 3 saat ameliyattayken benden daha tedirgin olan dayımdı. çevrenizde daha kaygılı biri varken kaygı da taşıyamıyorsunuz ya neyse.

yine de ananeme saygı duyduğum bir anekdotla bu tatsız bahisi bitereyim.

ananem ameliyata gitmek için sedye geldiğinde bizim endişeli yüzlerimizi gördü ve ameliyathaneye yürümek istediğini söyledi. bunun bir adını ben koyamadım...

* "kemiriyor beni sokaklar, kelimeler, isimler hepsi de çıplak,
işte böyle olur yağmura vurulmak, yağmura vurulmak, yağmura vurulmak."

az evvel süper bir bahar yağmuruna denk geldim, hiç de kızmadım.

* hayat iki yerde aktı bu aralar. biri samba festivali ve tabi rio, diğeri de vancouver. vancouver da sanki bizim van'ın cover yapılmışı gibi. t.v. bu durumlarda o kadar da kötü bir alet olmadığını kanıtlıyor.

* etimoloji süper bi'şey demek geldi içimden ve ben yine kendimi tutmuyorum. evet etimoloji süper bi'şey. etimolojiyi ik kez duymuşum gibi bir abartı oldu, canım saolsun.

* küfür gibiyim, kısa ama dimdik!

* zeytinburnu'nda güzel işler oluyor, daha da güzel olacak. ama artık ben yokum. kursa başladım zira ve saatleri tutmuyor ( bu arada alt metin olarak kursa başladığımı da nasıl belirtiyorum di mi:) ).

* neden yalnızsın sorusuna verebiliecek en iddialı cevap " zira yalnızlık tanrı'ya mahsustur" dan daha iddialı olamaz bence.

* aya biner yakamozda yürürüm ben,
gökkuşağından kaymadan büyümem ben!

* üzücü gelişme de yavuz hoca bana yazarlık dersini vermedi. kaç yaşına geldin sorumluluklarını bil, eşşşşek kadar adamsın falan da dedi. canı saolsun. bunlara kızmadım da savunma hakkı vermeyişi koydu. gerçi ben de savunma vermek istemedim gibi de oldu aynı anda. aslında bir prof'a "ananem ameliyat oldu ya" demek çok saçma gibi.

* yine yıktık perdeyi, eyledik viran... saygılarımla!