29 Ekim 2012 Pazartesi

Türkiye'nin Bitmeyen Kimlik Arayışı

"Hak yiyen eşekse, yediren eşekoğlueşektir" düsturunu kendine şiar edinenden korkmayacaksın. Hani klasik bir ifade var; "söylediğinize katılmıyorum, ama onu söyleme hakkınızı ölümüne savunurum" diye. Voltaire ait sanılan ama Voltaire hakkında yazılan bir biyografide geçen söz. Neyse, şimdi bizim hangi ara böyle olduğumuzdan ( karşılıklı saygı, fikir telakkisi, anlayış vs.) çokça dem vuruyoruz. Hayır sanki demokrasinin beşiği, entelektüel ve kültürel birikimi ile etik üzerine kafa yoran ve über anlayışlı bir milletmişiz gibi. Sokrates, Pluton, Engels, Marx, Sartre, Simone de Beauvoir, Heidegger, Darwin, Freud, Nietzsche bla bla... Bu abilerden/ ablalardan hiç haberi olmayan, haberi olanın da bunların alayını sadece dinlere karşı fikir üreten birer kaçık gibi düşünen yurdum insanından bu kadar yüksek beklenti içinde olmak gerçekten saçma. "Biz hangi ara böyle olduk" Bu saçma sorunun tek cevabı var, hiçbir zaman. Orta Asya'dayken de, Anadolu'ya göç ederken de,Selçuklu iken de, Osmanlı iken de, Türkiye Cumhuriyeti olduğumuzda da. Sen mezhepten, uyruktan kavga çıkarabilen ve kusura bakma ama epey geri kalmış bir topluluksun. "Ama iphone'um var, dört yıldır evde internet var" mı diyosun. O zaman durum benim sandığımdan daha beter. Hedefin Avrupa Birliği iken düşünce özgürlüğü başta olmak üzere, kimliklere ve toplumlara saygı duyamıyorsun. Anadolu'nun sorgulamayan, düşünmeyen, bilgiden ziyade paraya değer veren, biat kültürü ile yetiştirilmiş halkını bulmuşsun, istismar etmekten geri durmuyorsun. Anadolu halkının cahil kalması için her yolu deniyorsun. İstiyorsun ki, dış dünyadan asla haberleri olmasın. Verileni alsın, isyan etmesin, milli ve dini hissiyatları ile gurur duyarak sıradan bir hayat yaşayıp ölsün. Nereye varmak derdindesin? Şimdi ülkemizin iyice kutuplaştığı bir dönemde ya. Oraya varmak istiyorum. Henüz sen parti başkanlarının halkın önünde canlı yayında bir arada konuşAmadığı ("A" bilerek büyük) bir ülkedesin. Sonra "biz hangi ara böyle olduk" öyle mi? Hiç oy vermeye gitmeden önce kafandaki partinin tüzüğünü inceledin mi? Eğitim, tarım, sanayi, sağlık vs. politikalarına baktın mı? Yoksa sen "Bismillah", "Atatürk","Türk", "Kürt" lafını en çok kullanana mı oy veriyorsun? "Herkes çalıyor ama bunlar çalışıyor da" diye mi düşünüyorsun? Laf aramızda ama "kavimler hak edildikleri gibi yönetilirler" diye bir hadis-i şerif var. Üzerine düşün istersen. Bak yakın gelsin diye hadis-i şeriften örnek verdim. Yakın gelsen artık, olmaz mı?

25 Ocak 2012 Çarşamba

yeni mi yıl

"kış rehaveti, anlamsız günlerin birbiri ile yarışması, sıkılmak sonra daha çok sıkılmak, bir ara sıkılmaktan sıkılmak.."

son zamanlarda ne çok insan böyle dert yanıyor aslında. belli ki bi'şeyi kaybettik, ama nerede, nasıl, niye? hiç bilmiyoruz. artık aramıyoruz da. dünyamızın değişmesi için bir mesih bekliyoruz. mesihleri ise ya inanmıyoruz ya da fark edemiyoruz.

çok saçma bi'şey yapmayalı o kadar uzun zaman oldu ki, aklıma saçma bi'şey bile gelmiyor. oysa saçma seyler aklımdan gitsin diye ne çok uğraşırdım. şimdi saçma şeyleri bile özler oldum.

kardan adam yaptığım zaman havuç istemek için rahatsız ederim.

(hamiş: bu sikimsonik yılın ilk blog yazısı bile bence kafi derece saçma olmadı. keşke gerçek kadar saçma olabilseydi)

22 Eylül 2011 Perşembe

21. yüzyılın sikik aşklarına

her şeyin bu kadar hızlı, bu kadar ucuz olduğu 21. yy'de kendini de meta yapan bütün aptallara gelsin bu yazı. ortalama yaşadığımız onaltı saatlik aptal günlerin 10 dakikasını mutlu ya da sadece normal geçirmek için onbeş saatten fazla yaşamak kesif bir aptallık kokuyor.

ve hayatı daha yaşanır kılmanın kolay yollarından biri de aşkcılık oynamak. kendine, bu sikik dünyaya katlanamayan bir ahmak ile biraz oyalanmak. insan oğlunun en yavşak tarafı, çektiği acının bir başkasında da olması ile mutlu hissetmesi. belki de bu yavşak takılma zihniyeti haklıdır. sonuçta hepimiz aynıyız; bir amcık, 2 memeye karşılık, iki yumurta ve bir taşak..

yine bu meta zihniyetiyle bakınca haklılık payı bile var. matematiksel olarak eşitlik ise bunun ussal izahi. sadece kocaman bir hangarda eş değişitiriyouz, hepsi bu. birine sahip olmanın en basit yolu, o aptal kominitenin ortalaması olmak. bu sizi saçma bir farklılık algısına barındırıyor. "tam istediğim gibi" demek, sana öğretilen mutlak doğru içinde istenilene ulaşman demek. kolay bulunanın, nasıl bir değeri olabilir ki? yalnızlık insanın sosyal dünyasına ne kadar aykırı ise, 21.yy içinde biriyle olmak aynı derece de aptallıktır.

kendime biraz daha katlanabilmeyi diliyorum sadece. sizler için de aynısını dilerim.

26 Ağustos 2011 Cuma

uzak

tüm mutlulukların bulunduğu yer uzak.

bazen kafam güzelken gidiyorum ben oraya. her şey bıraktığım gibi duruyor. yolunu bilsem ayıkken de giderim, ben kendimi orada buldum ve orayı terk ettim. bazen yaklaşıyorum, bazen yanılsıyorum. anlatamıyorum, çizemiyorum, yazamıyorum. sadece biliyorum. neyi bildiğimi yine bilmiyorum. aslında şuan saçma yazmıyorum, o kadar saçma ki; ancak böyle ifade edebiliyorum.

yine de ne dediğimi ben anlamadım, siz de öyle yapın..

27 Mart 2011 Pazar

2011 dünya tiyatro günü uluslararası bildirisi

tiyatro insanlığın hizmetinde olmalı
jessica a.kaahwa, uganda

bugünkü toplantı tiyatronun toplum kesimlerini harekete geçirme ve aralarındaki kopuklukları giderme yönünde engin bir potansiyel içerdigini en gerçekçi biçimde gösteriyor.
tiyatronun barıs ve uzlasma saglamaya yarayacak güçlü bir alet olabilecegini hayal ettiniz mi hiç? uluslar dünyanın siddetli çatısma bölgelerinde barısı koruma görevlerine muazzam paralar harcarken, anlasmazlıkların uyuma dönüstürülmesi ve çözümlerin sürdürülmesi için birebir seçenek durumundaki tiyatroyu kimsenin pek akla getirdigi yok. su gezegen anamızda yasayan insanlar evrensel barıs istiyorlar; ama o ugurda kullanılacak aletlerin saglanması kendi dıslarında kalan ve görünüse bakılırsa üstlerinde baskı kurmayı amaçlayan güçlerden beklenirse, nasıl ulasabilirler hedefe?
tiyatro korku ve kuskunun pençesindeki insan ruhuna inceden inceye nüfuz eder. kisinin kendi gözündeki görünüsünü degistirerek, öylece bireye ve dolayısıyla topluluklara yeni seçeneklerle dolu bir dünya sunarak yapar bunu. gelecegin belirsizliklerini giderirken günlük yasantının gerçeklerine anlam kazandırabilir. halkların durumlarına yalın ve kestirme yollardan siyasal katkılar da saglayabilir. kucaklayıcı oldugundan, kafalarda yer etmis kavram yanlıslarının asılması için gerekli gücü verecek bir deneyim yasatabilir insana.
dahası, paylastıgımız ve zedelendigi zaman ugrunda dövüsmeyi göze aldıgımız düsüncelerin savunulup gelistirilmesinde etkinligi kanıtlanmıs bir araçtır tiyatro.
huzurlu bir gelecege yöneleceksek, amaca uygun olanaklarla yola koyulmak gerekir. barısı saglama baglama isinde her insanın sunabilecegi katkıyı anlamalı, saygı ve takdirle karsılamalıyız. tiyatro barıs ve uzlasma mesajlarının yayılmasına yarayacak evrensel dildir.
insanları önyargıların yıkılması çabalarına canla basla katılmaya çagırarak tiyatro çok kisiyi yanlıs algılamalardan kurtarabilir; öylece bireylere bilgileri ve gerçekleri taze bir bakısla gözden geçirerek yeniden dogma fırsatı sunar. tiyatro baska sanat dalları içinde basarıyla gelisecekse, yürekli davranarak onu günlük yasantının içine yerlestirmeli, kritik çatısma ve uzlasma sorunlarına egilir duruma getirmeliyiz.
toplulukların sosyal degisimler geçirmesi ve reformlardan yararlanması için, tiyatro savas yıkımına ugramıs bölgelerde ve müzmin yoksulluk ya da hastalık çilesi çekmekte olan toplum kesimlerinde görev yapmaktadır zaten. bu konuda sayısı artmakta olan basarı örnekleri var: farkındalık yaratmak için halkları harekete geçirme ve savasta sok yasamıs kurbanlara yardım
etmede tiyatronun yararı görüldü. “barısı ve halklar arasında dostlugu pekistirme” amaçlı uluslararası tiyatro enstitüsü gibi kültürel platformlar simdiden is basında bulunuyor.
bu nedenle, tiyatronun gücü bilinirken, günümüz gibi dönemlerde suskun kalmak, dünya barısını koruma isini silah kullanan ve bomba atanlara bırakmak gülünçtür. insanları birbirine yabancılastırmanın araçları ikinci bir görev üstlenircesine barıs ve uzlasma aleti olabilir mi?
bu dünya tiyatro günü’nde sizlerden söz konusu eylem fırsatı üstüne kafa yormanızı, tiyatronun diyalog, toplumsal degisim ve reform için evrensel bir araç gibi kullanılmasını gündeme getirmenizi diliyorum ısrarla. birlesmis milletler dünyanın her yanında barısı silahla koruma ugruna devasa paralar harcamakta. tiyatro ise aynı görevi zorlamalardan uzak biçimde yerine getirebilecek, daha insancıl, daha ucuz ve çok daha güçlü bir seçenektir.
belki barısı saglamanın tek aleti degildir ama, etkili bir araç olarak tiyatro onu koruma görevlerinin kapsamına alınmalıdır kesinlikle.

25 Eylül 2010 Cumartesi

aslında bütün mesele

bir yere gidebilirsin.

hiç kimsenin olmadığı bir yere de olabilir, tüm sevdiklerinin olduğu bir yere de. hiç kimsenin olmadığı bir yere gitmişsen, kaçmışsın demektir. sen gitmişsin de tüm sevdiklerin peşinden oraya gelmiş olamaz. sen tüm sevdiklerinin peşinden gitmiş olabilirsin. sen gittirilmiş olursun.
işte aslında bütün mesele...

bazen o güne girmek istememiş olabilirsin.

gün gelip senin içinden geçmiş olabilir. ha "hiç bitmesin" dediğin gün devir de edebilir. sen bir güne takılıp kalmış da olabilirsin. o gün seni hatırlamış mıdır?
işte aslında bütün mesele...

bir umut taşırsın bazen.

hep seni ayakta tutan, sana kim olduğunu hatırlatan, olmasına yaklaştıkça heyecanlandığın. umut kendini senin içinde de taşıtmış olabilir. yorulmanı bekler mi acaba bir umut? senden başka taşıyıcı ister mi?
işte aslında bütün mesele...

bir hayat yaşıyor olabilirsin.

tabii hayat "bu beni yaşadı" derse. sen bir hayata kenardan bakıyor değilsen. hayat sana değil de sen hayata sahip olabilmişsen.
işte aslında bütün mesele...

bir şeye isim vermiş olabilirsin.

o senin verdiğin ismi taşıyorsa eğer. isim verdiklerin sana sıfat da veriyordur. neyi hak ettiğini biliyorsan eğer, sıfatını sen seçmişsin demektir.
işte aslında bütün mesele..

yani aslında bütün mesele, bir meseledir!

6 Haziran 2010 Pazar

yaşamak yürek ister

"kıskandığın bir yazı var mı mesela" sorusuna cevaptır. başka kıskandıklarım da var tabii.

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Yaşamak Yürek İster - Oscar Wilde'dan
YAŞAMAK YÜREK iSTER

Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.

Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında.

Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.

YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

futbol üzerine mecburi yazı

şimdi nedir futbol dediğimiz şey? 22 tane fit abinin ölümüne oynayıp terlediği, zaman zaman ayak bacak kırdıkları, bazen de birbirlerine küfür ettikleri bi sipor. bale değil lan bu amına koduğumun oyunu. sonuçu da koyduklu, siktikli bi'şey. bunu seviyosan bu iş böyle aga. bana gelmez diyosan, siktiri çekerim anında.

ha esas eğlencesi de mutlu olmak, kafa yapmak ve taşşak geçmektir. bu fırsatlar da haliyle rakipleriniz tarafından verilir. öyle kaotik bi durum yok yani.

mesela ben beşiktaşlıyım ya hani, bizim tabata'ya 8 milyon euro vermemiz komiktir. ama bak sana komiktir. tüpçü başkanımız komiktir. liverpool'dan 8 yememiz yine sana komiktir. ben derim ki: "olm siz mi attınız 8 tane halla halla". ya da "size ne 8 milyon bizim değil mi?". bu argümanların hepsinin yarrak gibi olduğunu da bilirim.

bu durum nereye geliyor? evet tahminler doğru fenerin son bombasına. abicim kendinizi şampiyon sandınız! oha lan. bundan daha büyük olay görmedim ben. haliyle geçicem taşşağımı. bursa şampiyon olmuş, olmamış sikimde değil. son maçta göt olursan ben yine taşak geçerdim, orası ayrı da; sen sahada timsah yürüyüşü yaptın arkadaş. götümüzle güldük lan! üzerine espri bile yapılamıyo nasıl komikse artık.

şimdi gelip "olm siz mi şampiyon oldunuz lan, ezikler. 8taş hahahauhu" dersen ben sana yine gülerim. hatta aklımdayken güleyim "hauahauhauahu".

bunun savunulacak yanı var mı efendi? bunu bize unutturacak bi sikkoluk daha yaparsanız belki silinir hafızalardan (ki ben umutluyum, beklerim bombaları). yoksa ben canım sıkıldıkça timsah yürüyüşü yapan, cadde'de "beşiktaş" diye bağıran fb'lilere bakıp kafa bulucam. eğleniyorum lan! siz de eğlenin bu saatten sonra. göte giren şemsiyeyi zorlamayı bırakın yani.

öberim!

27 Mart 2010 Cumartesi

2010 DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ

Önce kaos vardı. Kozmos kaostan doğdu. İlk patlama, ilk yıldız, ilk galaksi, evrene dağılan yıldız tozları, elementler, hayat...
Uçsuz bucaksız uzayın boşluğunda orta boy bir yıldız, ateşten bir küre... Biraz uzağında masmavi bir top. Ama bir yüzü hep karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde, sönük, titrek bir ışık. Bir mağarada yakılmış bir ateş. Dans eden alevlerin çevresinde toplanmış bir insan topluluğu. Duvara düşen ve bir uzayıp bir kısalan gölgelerin arasında ertesi günkü geyik avını canlandıran, hem geyiği hem onu kovalayanları oynayan tecrübeli bir avcı.
Yeraltını yeryüzüne bağlayan mağara, gökkubbede yıldızlar, ortada bir ateş ve hem avcı hem oyuncu insan. İlk ritüel, ilk müzik, ilk dans, ilk resim, ilk mitos...
Evrende karanlık olağan, ışık istisnadır. Tiyatro karanlığa düşürülen bir ışıktır insan eliyle. ... Devamını Gör
Evrende değişmeyen tek şey değişimin kendisi ve birbirlerini karşılıklı var eden kaos ile kozmos, karanlık ile ışık arasındaki sonu gelmez köşe kapmacadır.
Kökleri ritüellerle mitosların buluştuğu alana uzanan tiyatro değişimin hem tanığı hem belleğidir. Çağa ve insana tanıklık, vazgeçilmez bir toplumsal işlev ve ihtiyaç olduğu gibi, insanlık serüvenini tüm renkliliği, çeşitliliği içinde kucaklayan, sahiplenen yüzüdür tiyatronun. Bellek çabasının bir yanında, kimliği oluşturan, "bizi biz yapan" kökleri unutmama kaygısı vardır. Diğer yanda ise, ummanda bir su damlası misali, birey olarak varolan insanın her şeyi tüketen zamana karşı direnişi... Hatırlamak, dünyaya ve kendi yaşamına anlam yükleme, anlam katma sürecinin en önemli köşe taşıdır.
Her gelen günün bir öncekini, her yeni haberin eskisini kovaladığı, anlam aramanın değil anlamdan kaçmanın öne çıktığı günümüz dünyasında tiyatronun en vazgeçilmez işlevlerinden biri anlamlandırmaktır. "Ne içindeyim zamanın / ne de büsbütün dışında / yekpare geniş bir ânın / parçalanmaz akışında" diyebilmektir.
Bin yıllar boyunca sayısız uygarlığa ve kültüre, onların oluşturduğu sentezlere ev sahipliği yapan Anadolu, güneşin doğduğu yer, ortak insanlık mirasının en önemli sahnelerinden biridir. Hayat-ölüm-yeniden doğum döngüsünde şekillenmiş mitosların ve ritüellerin vatanıdır Anadolu. Destanlar ve efsaneler diyarıdır. "Dörtnala gelip Uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket" öyle bir kültür ve sanat potasıdır ki, her karış toprağında insana ve âleme dair söylenmiş bir söz, yazılmış bir dize, bir replik, mermere dökülmüş bir gözyaşı, minyatürlere, ikonalara sığdırılmış bir ışık zerreciği gizlidir mutlaka.
Anadolu’da yaşayıp dünyayı sadece kendinden ibaret sanmak, bu topraklardaki zenginliği, çeşitliliği, yaşanmış sentezleri görmemek… Veya tam aksine, kültürlerarası bir potaya dökülmenin tek yolunun kendi köklerini, kimliğini, birikimlerini umursamamaktan geçtiğini düşünmek… Bu yaklaşımlar aynı anlam yitimi, aynı belleksizleşme sürecinin iki yüzüdür aslında.
Oysa Anadolu’da yaşayıp kültürü, sanatı, insanı, hayatı dünden bugüne var eden çabaları görebilmek, sahiplenebilmek o kadar da zor olmasa gerek. Bu memleketin her köşesinde 2000 yıl öncesinden bize bakan ve sayıları yüzü geçen antik tiyatro yapılarını görmek, onları yeniden oyunlarla buluşturmak o kadar zor değil. Kökleri çok derinlere uzanan çınarın günümüzde Cumhuriyet kazanımları ve kurumlarıyla ayakta kaldığını bilmek o kadar zor değil.
Tiyatro hatırlayarak tanıklık etmektir.
Bilimin ve iletişimin vardığı noktadan, değişimin içinden evrene, dünyaya, insana bakarken, onunla gülüp onunla ağlarken, kozmosun katlarını ritüeliyle birbirine bağlayan şaman gibi kendi köklerini güne ve geleceğe taşıyabilmektir.
Tiyatronun söyleyecek sözü vardır halden bilene, bu söz onun bin yıllardır süregelen gücüdür. Sözünden, anlamından, anlamlandırma işlevinden vazgeçmek ölümdür tiyatro için. Dünyayı kaplayan görüntü selleri içinde kendini ve köklerini hatırlayarak var olmak, piyasa kurallarına değil kendi altın zincirinin halkalarına sadık kalmak, değişimin içinde yer alırken kendine ve her şeye dışarıdan bakabilme yeteneğini korumak, o yekpare geniş ânın parçalanmaz akışını duyumsamak...
Uçsuz bucaksız uzayın sonsuzluğu içinde narin, minik, mavi bir nokta. Bir yüzü karanlıkta. O karanlığın içinde bir yerlerde ışıklar yanıyor birden. Ve perde..

Ayşe Emel Mesci

15 Mart 2010 Pazartesi

kaan sezyum'un eşine veda yazısı

normalde link vermeler falan bana gelmez ama bu farklı. eli kalem tutan insan gün geliyor böyle ölüm-veda ilişkisi üzerine de yazmak zorunda kalıyor.

işte size var gibi olan ama aslında olmayan "hayat ve anlamı":

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=985451&Yazar=KAAN%20SEZYUM&Date=13.03.2010&CategoryID=41

4 Mart 2010 Perşembe

karma

evet karma deyince böyle facebook'ta toplama bir albüm adı gibi geliyor ve öyle de gidiyor.

son zamanlarımın en süper olayı eğitimde tiyato dersi. çağdaş yaşamı destekleme derneği'nin kocamustafapaşa'daki sahnesinde 6. ve 7. sınıf öğrencileriyle çalışıyoruz. daha ilk dersten sağlam 4-5 arkadaş edindim. çocuğun en sevdiğim yanı dürüst olması. ne senin onun kandırmana müsaade ediyor ne de seni kandırmaya çalışıyor.

* o kadar fakirdik ki hiç paranoya yaşayamadık!

diğer mesele şu reflü olayım. allah'ım bi hastalık bu kadar illet olabilir. normalde kullandığım reflü ilaçları 1-3 ay arası kullanılıyor. ben maşallah 4 yıla yaklaştım. tembellik, miskinlik ve uyku gibi ihtiyaçım olmayan şeyler de meğer bu salak hastalığımın salak ilaçlarının salak yan etkileriymiş ( virgülleri size bıraktım burada).

şimdi kalan çare ameliyat. ona da kararı 65 yaşındaki ananemden aldığım caseretle verdim.

ameliyatta bir yakınınız varken sizin tek yapabildiğiniz şey dışarda kaygı duymak. zira elinizden gelecek bişey yok. tabii tıp okumadıysanız. yine de ananem 3 saat ameliyattayken benden daha tedirgin olan dayımdı. çevrenizde daha kaygılı biri varken kaygı da taşıyamıyorsunuz ya neyse.

yine de ananeme saygı duyduğum bir anekdotla bu tatsız bahisi bitereyim.

ananem ameliyata gitmek için sedye geldiğinde bizim endişeli yüzlerimizi gördü ve ameliyathaneye yürümek istediğini söyledi. bunun bir adını ben koyamadım...

* "kemiriyor beni sokaklar, kelimeler, isimler hepsi de çıplak,
işte böyle olur yağmura vurulmak, yağmura vurulmak, yağmura vurulmak."

az evvel süper bir bahar yağmuruna denk geldim, hiç de kızmadım.

* hayat iki yerde aktı bu aralar. biri samba festivali ve tabi rio, diğeri de vancouver. vancouver da sanki bizim van'ın cover yapılmışı gibi. t.v. bu durumlarda o kadar da kötü bir alet olmadığını kanıtlıyor.

* etimoloji süper bi'şey demek geldi içimden ve ben yine kendimi tutmuyorum. evet etimoloji süper bi'şey. etimolojiyi ik kez duymuşum gibi bir abartı oldu, canım saolsun.

* küfür gibiyim, kısa ama dimdik!

* zeytinburnu'nda güzel işler oluyor, daha da güzel olacak. ama artık ben yokum. kursa başladım zira ve saatleri tutmuyor ( bu arada alt metin olarak kursa başladığımı da nasıl belirtiyorum di mi:) ).

* neden yalnızsın sorusuna verebiliecek en iddialı cevap " zira yalnızlık tanrı'ya mahsustur" dan daha iddialı olamaz bence.

* aya biner yakamozda yürürüm ben,
gökkuşağından kaymadan büyümem ben!

* üzücü gelişme de yavuz hoca bana yazarlık dersini vermedi. kaç yaşına geldin sorumluluklarını bil, eşşşşek kadar adamsın falan da dedi. canı saolsun. bunlara kızmadım da savunma hakkı vermeyişi koydu. gerçi ben de savunma vermek istemedim gibi de oldu aynı anda. aslında bir prof'a "ananem ameliyat oldu ya" demek çok saçma gibi.

* yine yıktık perdeyi, eyledik viran... saygılarımla!

31 Aralık 2009 Perşembe

hızlı bir yıl bitirme hikayesi

ferhan şensoy da diyor ki;

Biz eskiden bugünü,
Daha pembe ummuştuk
Meğer kader, cilvesiz normal kader
Çok garip, lodosmatik sonbahar
Tevekkülle karşıladık liliyar.

sanırım bu yıl artık yitirme yıllarına geldiğimi anlamamamdan başka bi katkı yapmadı bana. belki ne kadar az şey biriktirirsen o kadar az şey kaybediyorsundur.

sitemle başladı yazı, öyle gitmeyecek. bütün bir yıl dramatize edilemez herhalde.

aklıma gelmişken geçen gün yaşadığım dünyanın en kısa ilişkisinden söz etmek isterim. müsade verdiğinizi kabul ediyor ve konuya giriyorum.

okulun merkez kütüphanesi tadilat nedeniyle kapalıymış ki benim ertesi günki sınav için bi iki kitap bulmam gerekiyor. cepte para yok. fakültenin kütüphanesine bir deneme yapılacak. orda da olmayacağına eminim üstelik. okulun bahçesinde büşra'yı görüyorum. yanında iki tane kız var. çay içiyoruz, sigara içiyoruz ve ben gidiyorum. toplasan 10 dakika. kütüphaneye gidiyorum "ha205" nolu kitap, aradığım kitap. görevli kitabı getirmek için gidiyor. yarım saat sonra gelen adam "kitap yerinde yok" diyor. ondan daha rütbeli kadın teyze ise adamı sorguya çekiyor. "ha204 var ama gerisi yok" diyor adam. ben kadın teyze kadar şaşırmıyorum. sadece pencereden yağmura bakıyorum. kavgasız ve sakince olay yerinden uzaklaşıyorum.

edebiyat fakültesinin 3. katından aşağı inerken aniden az evvel bahçede tanıştığım kızı görmek geçiyor içimden. kendime şaşıyor kalıyorum. bir anda kızla ilişkimizi de başlatıyor beynim: önce cola oluyor kız, kutu cola. kızı alıyorum, açma halkasını hızla açıyorum, yüzümde aptal bir gülümseme var. 5 dakika sürmeden bitiyor. kızı ( kutuyu) bir çöp kutusuna nba basketbolcuları gibi atıveriyorum. skor(!). aniden ben hamburger oluyorum. kız çok açıkmış. beni alıyor. başlıyor ısırmaya. en az cola içen ben kadar mutlu. birden bitiyor. sigarasını içiyor, üstüme söndürüyor.

kendime, bu halime, bilincime veya bilinçaltıma hayretle eşlik ediyorum. akışı kesmiyorum ama. ilk kez yürüyen bir çocuğa bakar gibi, dikkatli ve her an tutacak kadar yakınım onlara zaten.

bu sefer "ahlaksızlık" başlıyor. alkollü bir taksim gecesi kızla karşılaşıyorum. olaylar çok hızlı ilerliyor. 3. sınıf bir öğrenci evine gidiyoruz. 4. sınıf bir yatağa uzanıyoruz. hemen sabah oluyor. aklımda geceden kalma iki kare var (ki bünye de akşamdan kalma normaldir herhalde). ellerimin göğüslerine doğru giderken bir karesi ve silüet olarak kadın vücudu. gece ne olduğunu puzzle parçalarından anlamaya çalışırken, bir amaçsız, bir saçma ben. bir tiksinme, bir sorumluluk bir hala gencim havası. allak ve bullak tam bu olsa gerek.

aniden koridora geri dönüyorum. uğultu, uğultu ve uğultu duyduğum. o kalabalıkta bir şekilde kendimi suçlu hissederek yürüyorum. aşağı bahçeye indiğimde az evel kızla konuştuğum banka en uzak yerden okulu terkediyorum.

18 Kasım 2009 Çarşamba

ağlayan balık

acıkmıştım. evet param yoktu ve mantıklısı cerrahpaşa'daki okulun yemeğine ulaşmaktı. yağmur dert değildi. giyinmiş çıkmıştım bile yola. insanlığın geldiği noktayı düşünüyordum. yemek için dinozor avlayan adamlardan yağmurda beş dakikalık yürümeyi çok bulan pezevenkler haline gelmiştik. o adamlar bu halimi görseler beni döverlerdi ve onlar budaklı meşe odunu ile değil kaptan mağara adamının elindeki üç bezbol sopası boyundaki odunla yaparlardı bunu.

okula kadar ulaşmıştım. gerçekten beş dakikada üstelik. sıraya girdim. önümde 5-6 tane devrimci genç var. tanıdığım birine selam verdim. yemek kuyruğu tam onlara geldiğinde turnikeyi yan tuttular. bir kartla hep beraber geçiyorlardı. yani kendi deyimleriyle yemekhaneyi kamulaştırmışlardı. heyecanlıydılar, gençtiler, kıpır kıpırdılar. yüzüme aptal bir gülümseme vermişlerdi. tam o arada takım elbiseli 3-4 öğrenci çıkageldi. turnikeden kart basmadan (para vermeden) geçtiklerini söyleyip tatsızlık çıkardılar.

tamam yemek 50 kuruş olabilirdi ama öğrenci kartına en az 5 liralık yükleme yapılıyordu ve gerçekten paraları olmadığını anlatmaya çalışıyorlardı. devletin yemeğini onlara çok görmüşlerdi. az önce heyecanlarına ortak olduğum gençler, şimdi kavganın eşiğine gelmişlerdi. taraftım ve bunu belli etmeliydim. sadece arkadaki 2 gencin turnikeden kaçak geçtiğini söyledim. kartımda 1,50 lira vardı ve bu iki çocukla benim yemek parama yetiyordu. hesabımı yapmıştım. kartı turnikeye ilk bastığımda 75 kuruş düştü hesaptan. meğer ikinci öğretim yemekleri 50 kuruş değil 75 kuruşmuş. mecburen tekrar bastım kartı ve para bitti. derdim yemek değildi artık. açıklama yapmam gerekecekti ve ben ne söyleyeceğimi bilmiyordum. bir an döndüm ve oradan çıktım. yemek yememiş olmaktan dolayı sinirli değildim, açıklama yapmadan, karambole oradan çıktığım için mutluydum. yağmur yine yağıyordu ve hala çok umrumda değildi. son sigaramı yakıp yurda doğru yürümeye başladım. tam ikinci nefeste bir f-16'dan atılan, ve gözlerimin ucunda gerçekten gördüğüm damla sigaramın ucuna gelmişti. kim attıysa artık başarılı olmuştu ve amacı sigarayı söndürmekten ziyade onu kırmak gibiydi.

o an; o yağmurun altında tek düşündüğüm şey, ağlayan balıklardı. kim görebilirdi ki onların gözyaşlarını.

6 Ekim 2009 Salı

sözlüğü bıraktım

2005 yılından beri yazmakta olduğum, hayatımın önemli bir parçası olan ekşi sözlük'ü bıraktım. aslında bir açıklama yapma niyetinde değildim ama herkese tek tek anlatmaktansa ortaya bi kere anlatmak daha mantıklı göründü.

uzunca bir süredir sözlüğü bırakma niyetinde olduğumu epey insan biliyor. sadece yeni bir başlangıç yapacağım zamanı bekliyordum. bugüne kadar bir sürü süper insanla tanıştım, bilgilendim, güldüm, güldürdüm. en hisli olduğum anlarda bile sözlük bana bir dost olmuştur. her ne kadar ince bir sitemim olsa da sözlüğü hep iyi hatırlamak gerekir. türkiye şartlarının ve cemiyetci/cemaatcı yapısının ötesinde bi yer. yine de ülkede olmayan düşünce özgürlüğünden haliyle nasibini alıyor.

dönelim ieika'ya. bu sene toplamda 9 ay 1 haftalık çaylaklık cezası aldım. son olarak da nickinne nickli praetörle tartıştım. ronaldinho'nun sözlüğü mahkemeye veremeyeceğini ( oysa fotomaç her sene fenere getiriyor adamı) ama sözlükte praetörlük yapan nickinne'nin sözlüğü şikayet edebileceğini ve sözlüğü yaptırımlara maruz bırakabileceğini söylediler. komik geldi, hala da öyle geliyor.

son olarak nickinne darth maul'a yazdığım "ssg yalağı" entrysini de sildi. bunu silebilmeleri için sadece darth maul'un şikayette bulunması gerekir ki böyle bi'şey mümkün değil. bununla birlikte önemli olmadığını da belirtirim.

bu arada söylemeden geçemeyeceğim "intihar ederken ipi kopan adam" gerçekten kötü bir sözlük yazarı değildi. ha bu nick benim, dolayısıyla tarafsız olmam mümkün değil ama öyleydi. garibim 9 aydan fazla ceza aldığı bu sene de bile 3 kez geçen haftanın en beğenilenlerine girmiş bir nicktir ( ha bi kıstas değil artık bu en beğenilenler). sözlüğe ilk geldiği hafta bile en beğenilenlere girmişti. hatunlara yavşamadı, kimseyi mahkemeye vermedi, tehditlerde bulunmadı. mallar listesine bile hiç dokunmadı. iyiydi lan. valla bak.

kimseyle şahsı bir olayı da olmadı. şüphesiz ki bazen tartışma etiği dışına çıktığımız anlar olmuştur. inananlardan helallik, gerisinden de anlayış bekliyorum ki anlayış daha önemli benim için onu da söyleyeyim.

bok atmamı bekleyenler için de sözlüğün artik popilist bi yer olduğunu, 65 entryli bir başlıktan sadece bildiğim 5-6 yazarı okuduğumu geri kalan yazarlar içinse üzüldüğümü söyleyebilirim. bir kısmınınsa paylaşacak fikirleri, verebilecekleri bilgileri hatta espri yapacak yetenekleri bile yok. onlar da yazar sıfatıyla kayıtlı okur olarak takılıyorlar

sözlüğün esas sorununun da bu popilistliklerden faydalanmak isteyen asalak takımı olduğunu da düşünüyorum. adamın tek amacı facebook'unda ekşi sözlük yazarı olduğunu paylaşmak. haliyle "sözlükçülerin cep telefonu melodileri" başlığına entry girmekten başka bi sike yaramayan bu asalak takımının çetrefilli mevzulardan uzak durduklarını, rüzgar nereye esiyorsa o tarafa doğru üflediklerini biliyoruz. sözlük bunları ayrıştıracak bir formül bulamadığı sürece de kalitesi düşmeye devam edecektir. yönetimde bir zafiyet de var gibi. teknik açıdansa teo'nun yokluğu hep hissedilecektir.

son olarak tüm yazar arkadaşlarıma, halimi hatırımı soran badilerime, yazdığımız kıytırık entryleri okuyanlara teşekkur ederim. ben hepsini gülüşelim diye yazmıştım. öyle yapmaya da devam edelim derim.

28 Eylül 2009 Pazartesi

ne salıydı ama

bu dediğim salı 1 eylül 2009 salı. ama ne gündü be. gerçekten...

digiturk standı elimizde altımızda kartal araba ile bergama- bayındır yollarındayız. ege bir başka. köyleriyle, insanlarıyla, havasıyla, suyuyla...

kurulumcu olarak yeni bir abi var. ilk iş günü. biraz bizlere benziyor (bizler?).
böyle her konuda bilgisi var da hiç bir işin uzmanı değil ama. muhabbet, sevencelik iyi. önde oturan hayriye ile de anlaşabildiğine göre gerçekten iyi adamdı vesselam. derken günün ilk bombasını ben patlattım. ben değil de şerefsiz dişim. böyle bir ağrıma, bir rahatsız etme başladı. caner son para ile ilaç aldı. sigara almaya hatta yemek yemeye paramız yok (yine). neyse efendim ben eczaneden ilaçları aldım. antibiyotik ve ağrı kesici bunlar haliyle. ikişer tane yutacak kadar öküz olduğum için yarım saat içinde bir mallaşma cereyan etti. haliyle yanımdakiler her zamanki mallığım mı yoksa yeni bir mallık mı kestiremediler. ama ben kestirdim. hemen gittim bayındır merkezde gördüğüm camiye gittim. hoca kimmiş öğrendim. küpelerimi cebime koydum. hocaya olayı anlattım. "ben iki saat kestircem efendi" dedim. hoca bu durur mu yapıştırdı cevabı: içerde kuran okunuyor, şu banklara yatabilirsin ama".

o arada günün süper hareketi sol kanattan kahveci çırağı ile geldi.

- hocam çayları nereye bırakayım?
- mübarek gün (ramazan) camiye çay mı getirilir evladım. gören ne der? kim istedi bu çayları dürzü.

ben dudaklarımı ısırdım gülmemek için, çaycı çocuk kemle kümle ben de bulduğum karton parçalarıyla olay mahalinden ayrıldık. ağaçların dibinde karton kutuların üstünde 2-3 saat uyudum.

sonra standın başına gittim. çocuklar bir iki satış yapmışlar. kurulumcu abi ile adrese gittik. kurulumcu "kim kuracak" dedi o arada. biz de güldük böyle: hah hah ha...

gerçekten de onca malzemeyi çatıya çıkarmak isteyince adamdan şüphelenmedim değil. meğer gerçekten de adamın bütün kariyeri kayınpederi taşınırken kurduğu dandik çanak antenmiş. ha bunu 85 kere anlattı mı anlattı o da ayrı bi konu.

neyse ablalar, abiler; yaklaşık 1 saat süre boyunca sadece matkap yardımı ile bir delik delebilen abi yardım önerilerini de geri çevirmekten ileri gitmeyince evsahiplerine" navigasyonla ilgili bir problem oldu, yarın gelmemiz gerekiyor" yalanını söylemek zorunda kaldım. navigasyonun da olayla bir ilgisi yok haliyle.

daha sonra yeni kurulumcumuz sami abiye "gidelim" dedim. "yarın mı gelicekmişiz" diye bana sordu. aynen fırat (uğur gürsoy'un şimdiden efsane olan karikatür tipi)kıvamındaysı üstelik. aslında o tatlı adamla bir yarınımız olmayacaktı. akşamla birlikte içim de çöküyordu yine.

o tatlı adamla, her konuda bilgisi olan ama uzmanlığı olmayan adamla bir yarınımız olmayacaktı. derken hava kararmış dönüş yoluna girilmiştik.

kurulumcu abinin telefonu çaldı. " az kaldı kızım, yarım saate yanındayım".

40-45 yaşlarında hayatta başarılı olamamış ama çok düzgün bu adamın işi zordu ve her nasılsa bize benziyordu. profesyonel olmalıymışız. bi arkadaşımız öyle demişti.

bu hafif depreşmiş halimden de istifade ederek geceyi alsancak çimlerde geçirdim. yağmurda ıslandım, kuytularda pagos eşliğinde biraz o adamı, biraz cami hocasını, biraz bizleri düşündüm. saat 00:00 vapuru ile evin yolunu tuttum.

evden içeri girdiğimde çatı katındaki daire tamamiyle sular altındaydı. tavan patlamıştı.

ağlasam belli olabilir miydi o gün?

12 Eylül 2009 Cumartesi

bu seneki üçüncü çaylaklığım

malum ekşi sözlük bana kafayı taktı ya şimdi de 6 ay çaylak ettiler:) belki tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir demedikleri için şanslı olabilirim ama bu sefer çok feci çuvalladılar. olayı aynen anlatıyorum:

ronaldinho başlığında bi entry gördüm. kullanıcının biri adama "çirkef" demiş. ben de çirkefi hakaret olarak bildiğim için ispiyon ettim. inanın 10-12 ispiyonum var sözlükte. öyle ispiyon peşinde bi yazar da değilimdir. neyse efendim sonra bu "nickinne" nickli praetör bunun hatalı bir ispiyon olduğunu söyledi. aslına bakarsanız hukuk mukuk bilen bi adam değilim. ama lafın anlamını bilecek kadar türkçeye hakimim neticede. benden ikna bekliyor. bu işlerden anlamam ki ben. "anayasanın bilmem kaçıncı maddesi şöyle böyle..." diyemem. diyorum ya hukuk alanında bilgim yok. neyse haklı mıyım değil miyim o zaman bilmiyorum inanın. sadece gittim ve bu "nickinne" kullanıcısının başlığına "çirkef praetor" yazdım. hatta "bakalım şimdi ne olacak" gibi de bir not düştüm entry'nin altına. sonra geldim sözlüğe bu entryim silinmiş ve 6 ay çaylak edilmişim.

yorumsuz kısmı yukarıda. şimdi gelelim diyeceklerime:

öncelikle kimseye mağdur oldum edebiyatı peşinde değilim. kimseyi ikna etmek gibi bir derdim de yok. zaten olayı anlayabilen herkesin varabileceği kanı bu.

ha "şimdi sözlük duy sesimi başıma neler geldi" gibi bir ağlama içinde de değilim. bu saatten sonra bu kişi praetörken zaten bişey yazmam. yani ssg'ye söyleyin beni geri alsın safsatasında da değilim. öyle bi derdim olsa gider mail atarım ki daha basit.

peki derdim ne?

sadece bu "nickinne" kullanıcısının vicdanını merak ediyorum. hayrınıza ona bu yazının linkini bir okutun bakalım. öyle 30-40 entry ile kimlerin refarensı ile sözlüğe praetör olmuş onu çok merak ediyorum. bu insanlara karşı şu anda mahçup mudur? kendini savunacak herhangi bir argümanı var mı? olay benim anlattıklarımın dışında cereyan etmiş mi?

ve en önemlisi hala ekşi sözlük'te praetörlük görevini yapmaya devam edecek mi?

2 Eylül 2009 Çarşamba

her erkeğin ofsaytı bildiğini sanması

şimdi madem "bir kıza ofsaytı anlatmak" diye bi'şey var o zaman erkeklerin bunu biliyo olması lazım. kızlar bakın valla sizi yiyolar. hepimizin bu olayı tam çözdüğünü sanmayınız.

ekşi sözlük'te yılalrdır vardı bu. sonra reklamda kullandılar utanmadan. hatta çok güzel hareketler'de de skeç yapmışlar falan...

öncelikle ofsayt nedir?

ha basit haliyle pas atılan oyuncunun karşısında en az 2 tane rakip oyuncu olmaması durumu. ama bundan ne yorumlar çıkarıyolar.

mesela kaleci de futbol için bir oyuncudur. bazen kaleci hariç bi oyuncu kalınca hemcinslerim başlıyolar ofsayt değil demeye. babayı değil. kaleci yok sadece adam var. kaleciyi kuralın dışında tutuyolar çoğu zaman.

ya da bi adam ofsaytta. ama pas ona atılmamış ki. o zaman biz o adama pasif diyoruz. yani topun geldiği aktif bölgede olmadığı için. orada olsa aktif deniyor ( pasif derken zorlanan bile var, erkek ya:) ). neyse işte diyelim pas ahmet'e atılmış "ali ofsayt abi gol geçersiz olmalı" diyolar hemen. oysa ali o ara ata bakıyor. pozisyonun dışında. bak ali ahmet'e yakın olsa, kalecinin görüş alanında falan olsa olay değişir. ama adam alakasız yerde işte.

sonra bunlar başlıyo "abi geçen bi kıza ofsayt anlattım anlamadı mal" demeye. e tabi anlamaz dana. sen bilmiyosun ki daha.

neyse işte kızlar bakın biri size ofsayt şöyle ofsayt böyle derse "pasif mi aktif mi" diye sorun. karşılığını mutlaka alacaksanız...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

beni benimle bırak üzerine

malumu olan vardır. manga da söyledi bunu son olarak. şimdi eski şarkı ama bu yorumu biraz farklı gibi. bazı yerleri atılmış şarkının. pek de sevdim ben mesela. ama sanki çift anlamlı gibi. metafor olabilir oradaki sevgili. şarkı ya çift anlamlı, ya da evet ya da tanrı'ya itafen söyleniyor olabilir. bakın ihtimal dahilinde diyorum zira şarkıya bok atıyorum sanacak epey 2 iq insan tanıyorum. şimdi gelelim savımızı ispat etmeye öncelikle buyrun manga'nın versiyonundaki sözler:

al bu dünya al senin olsun
benim hiç gözüm yok
hepsi senin olsun
ama son bir dileğim var senden
şu gaybana dünyada
varını yoğunu al
hepsini al da

beni benimle bırak
beni benimle bu cehennemde
ruhum senden çok uzak
yabancıyım senin cennetine

al bu dünya al senin olsun
ne olur benden artık uzak dur
bir günahım varsa işlediğim
o benim borcumdur
sen varını yoğunu al
hepsini al da

beni benimle bırak
beni benimle bu cehennemde
ruhum senden çok uzak
yabancıyım senin cennetine...

şimdi içinde bi kere sevgili, yar falan geçmiyor. aleni göndermeler var gibi. ama bakın sadece "var gibi".eski versiyonundan bi çok bölüm atılmış. şimdi tanrı'ya itafen söylendiğini düşünelim...

trikli kısımlardan başlıyorum:

"beni benimle bırak
beni benimle bu cehennemde
ruhum senden çok uzak
yabancıyım senin cennetine"

tanrıya beni bırak diyor. bu cehennem dediği yer dünya. senin cennetine yabancıyım diyor. yani gözü yok.

"bir günahım varsa işlediğim
o benim borcumdur
sen varını yoğunu al
hepsini al da"

günahının hesabını vermek istemiyor tanrı'ya. o benim kendi sorunum diyorum. ki katılıyorum. zaten vicdan yapar acısını çekerim. mantıksız değil.

ve sürekli verdikleri için tapınma bekleyenden verdiklerini geri almasanı istiyor. aslında şarkının temeli bu. hayır bi yerde senet mi imzaladık, biz bi'şey talep etmedik olayı var. sen verdin işte, onun için bizi bu kadar didikleme anlamı var gibi.

sonuç olarak yanlış anlamış olabilirim. öyle yorumlamış olabilirim. bu sadece beni bağlar. kimseyi de yanlış yönlendirmek istemem açıkcası.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

mim

1- Bloguna neden bu adı verdin?

yıllardır ekşi sözlük nickim. başka bir isim de verebilirdim ama insanların aşina oldukları bi'şeyle karşılaşması daha iyi gibi. amacım yazdığımın okunması. diğer türlü reytingleri düşük olabilirdi.:)

2- Blog yazarken star tribiyle istediğin, olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?

sigaradan gerisi yalan bu konuyla ilgili. dumansız hava sahası ne be!

3- En son satın aldığın garip şey.

sanırım parasız çok zaman geçirdim. ne aldım hatırlayamadım. cimriyim neyim.

4- Şeker gibi olduğun anlar.

şeker gibi olan insanların yanı. eşin, dostun yanı yani. bu arada "yanı" ile "yani"yi beraber kullanın. çok zevkli...

5- "Arkadaşım artık sormayın şunları" dediğin şeyler?

ne zaman birine tiyatro eleştirmenliği ve dramaturgi'de okuyorum desem "çok güzel hareketler var. ben çok beğeniyorum, sence nasıl?" diye soruyor. ağız burun dalmadım daha ama durun bakalım...

6- Seks'in sendeki rengi?

sarı- lacivert (alıntı)

7- Aynaya bakınca gördüğün?

enerji azlığı. bi de cildimde sorun var. genelde böyle şeyleri takmam ama geçsin artık be.

8- "Kendini okutan blog" dediğin?

uzun liste yapmıyorum, kimi söylesem bi diğeri de eksik kalır. takip ettiklerimi edin. pişman olursanız 20 gün içinde iade garantisi var.

9- Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler.

istanbul'da taksim ki ayırt edebileceğinizi sanmıyorum, istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi, küçük ayasofya'daki çaycı. izmir'de random ( mekan adı gibi oldu), zile'de merkez okey ve biladro salonu:)

6 Ağustos 2009 Perşembe

otobüste ilk kez yer verildiği an

şu finans sektöründen falan anlasam inanın direkt bir grafik şematize edicem ve ilk yer verildiği andan sonraki kısmı keskin bir düşüş olarak çizecem. şimdi blog'u takip eden arkadaşlarım ( yani siz değerli okurlar, sayın emniyet amirim, başsavcım arz ederim) az çok yaşıtız. sanmam ki içimizden birine otobüste( lan biriniz çıkar da metro'da falan filan dersiniz diye de tırsıyorum. toplu taşıma araçı işte) yer verilmiş olsun. ama hep böyle gitmeyeceğini de biliyoruz. yani birgün birisi -abi/amca/abla/teyze buyur gel otur diyecek. bak eminim olacak bu. işte o gün bir sorgulama günü daha olacak. muhtemelen ilkinde - yok saol- falan çekeriz ama artık devran da dönmüştür. bi sonrakinde artık otobüste yer veren değil de yer alan olduğumuzu ilk kabullenen oraya oturacaktır. öncü diyemem kendisine, mantıklı belki.

ama benim gibi olanlar epeyce bi süre oraya oturmayacaktır. neyeyse bu direniş, bu inat!

dövsem yeri gibi de. ha diğer yandan acaba birine ilk yer veren de olduk mu? bi de o yanı var.

yani akşam eve giden bi abla

- selim ben gencim hala di mi?
- gençsin hayatım. ne oldu?
- otobüste münasebetsizin biri bana yer verdi de.

gibi bir diyalog kurmuş mudur? kurduysa onun da vicdan azabı da var bizde.

neyse, hepinize bol yer vermeli, almalı seyirler dilerim..

5 Ağustos 2009 Çarşamba

cam ve böcek ilişkisi

blog kişisel bir alan. hatta fazlasıyla kişisel belki de. ama yine de "geçen şu filme gittim böyle süperdi, sonra çıktım yemek için bi yere gittim, şöyle lezzetliydi üstüne de ara'nın orda bi kahve içtik ki anlatamam" demek bana ters geliyor.

daha az konuşulan ama çok düşünülenlerin konuşulması hoşuma gidiyor...

neyse işte. evren içinde garip pozisyonlarımız var. bi anda anlamını yitiren şeyler falan. ya da aniden anlam kazananlar. temelde değişim demiyeceğim bu şeye. ona alışım veya uyum demek daha doğru gibi. şimdilik saçma ilerlediğini biliyorum. ben yazıyorum lan şu an bunları. tabii bilicem. onun için örnekli anlatıma geçiyoruz. gelin peşimden, sizi böyle gelişme bölümümüze alayım.

işte orada bu böceğe, sineğe benziyoruz. ağzını burnunu kırarım beni mahlükat-ül zerreye benzetme diyebilirsiniz. sorun sizdedir. devamını okumayın, basın gidin. ama sistem daha sevimli tabii. nasıl okumayacaksın? merak ne güzel şey, ne güzel şey merak..

yani doğasından gelmiş, açık pencerenizden içeri girmiş bir sinek. bir tur atmış odada. geri basıp gidecek. işte o an sineğin feleği şaşıyor arkadaşım. bakıyor geldiği gibi yol ama gidemiyor. cam nedir nereden bilsin ey zavallı maklukat ( burayı hoca efendinin en ağlamalıklı ifadelerinde aldığı tavırla ouyunuz).

oysa az geri yapsa, açık olan tarafa yönelse uçup gidecek. ama garibim kafayı defalarca ve defalarca vuruyor o cama. bütün çabası geri dönebilmek. dönemiyor bi süre.

----ve final----

sonra o çırpınmalar bi yerde böcekler tanrısı tarafından işitiliyor ( kolay iş değil ha onca vızıltıyı çekmek, tanrı'nın bile şanslısı var).

uçup gidiyor. o korku da onu bi daha o yoldan geçirmiyor.

ibretlik öykümüz burada bitti.

7 Haziran 2009 Pazar

adam başına bir yazı düşmeyen saçma blog

aynen de aha bu benim blog ya. 10 adamın olduğu yerde bununla birlikte 8 yazı olacak. madem açtın yaz kardeşim di mi? millete de "bakın blog açtım gelin olum bi'şey dicem lan kimsenin bilmediği bi'şey, valla" tripleri satma.

bu arada geçen arkadaşım tatil macerasını anlatmıştı blog'unda. ben de tatil macerası yazmaya karar verdim. onlar tatile antalya'ya gidiyordu. o(arkadaşım volkan keleş (olmaya devlet cihanda nickli sözlük yazarı), orada istanbullu bi kızla tanışıyordu, kızdan hoşlanıyor, öpüşüp koklaşıyor ve sonunda da kızın istanbul'da buluşmaları için verdiği üzerinde telefon numarası olan kağıdı şortunda unutuyor ve annesi şortu yıkayınca o kızı bi daha hiç göremiyordu.

ben ise ananemle kaplıcaya gitmiştim o yaz. kimseyle tanışmamıştım. yaşlılarla sıkıcı sohbetler yapmıştım. içki tüketmemiştim ve cicik ellememiştim. çizgi roman satan bakkal da yoktu.

ama diğer yaz evet işte diğer yaz benim yazım olmuştu. o yaz babamın yanına romanya'ya gitmiştim. bu hafta içi serinin 9. bölümü karşınızda olucam ve iki süper macera anlatıcam...

not: volkan'ın yazdığı sıkıcı tatil yazısını bu linkte bulabilirsiniz.(herhalde o yaz kaplıcaya gittiğim için antalya'ya giden arkadaşımı kıskandığımı düşünmüyorsunuzdur)
http://olmayadevletcihanda.blogspot.com/2009/06/gecmis-zaman-olur-ki.html

30 Mayıs 2009 Cumartesi

güneş düştüğü için oturulmayan bank

taksim gezi parkındayız. me'm ile yürüyoruz. ortalık cıvıl mı cıvıl (ki istersen soru ekini ortadan kaldırarak da okuyabilirsin). koskaca parkta sadece bi tane bank boş. eşyanın tabiatına uygun olarak ifadesiz duruyor. hani asıl amacı insanlar otursun ne bileyim dede oynayan torununu onun üzerinden seyretsin değil de orada öylesine bulunuyormuş gibi bi havası var. e çınar da öyle ama işlevleri var. durarak yaptıkları eylem ifadesiz banktan ayrı. gölge mi dersin, yaprak dökme mi, ya da güneş ışıklarını dallardan süzerek gölge oyunu mu? neyse yazar burada çınar ağaçlarına olan sevgisinden dolayı konuyu saptırmakta gibi. kulağından çekiyorum ve meseleye dönüyorum.

-evet ne diyorduk?
- bank!

yani işlevselliği olmayan bir bank acaba mutsuz mudur? yoksa ben rahatım abicim böyle havasında mı? hani dünyada bulunmasında bir misyonu var. öyle dursun diye oraya koyacak olsak senin yerine heykeli olaya dahil ederdik bank kardeş. alınmıyosun di mi? sevdiğimizden söylediğimizi de bilirsin...

gerçi üzerine oturulan heykelin olduğu bir hayatta post-modern bir sanat eseri gibi bank görünümlü hatta malzemesine kadar aynı olan nesneyi heykel olarak da adlandırabiliriz. mümkündür yani.

yine de parka kattığın melankolik hava için sana teşekkur de edebiliriz.

bank yazısı bu kadar olur arkadaş. yine de kıssadan hisse istersen hayatta işlevselliği olmayan, eğreti kalan, varoluş amacı bulnumayan bir bankın bile göze battığını bil..

26 Mayıs 2009 Salı

doğum günü

insanın kendini biraz şımartması gibi eşi dostu tarafından şımartılması da hoşuna gidiyor. klasik ifade ama sevildiğini bilmek süper bi'şey lan. günün adamısın işte. gerçi zamanla bu ekşinlar eskisi gibi heyecan vermeyebilir insana ama yine de güzel bir gün. "mutluyum arkama yaslandım, iyi ki bana rastladım" diyorum bugün için.

ekşin dediğime gelince o da eşle dostla bi yerde oturup muhabbet etme bahanesi aslında. süper doğum günü planımı da müsadenizle buradan açıklamak istiyorum. efendim hayvan evladı gibi zengin olmuşum böyle aklın şaşar o derece yani işte o zaman da 40. yaş günümmüş benim. ben de küre şeklindeki dünya haritasını böyle elimle fır diye çeviriyomuşum sonra parmağımı bastığımda gelen ilk yere gidip doğum günümü orada kutluyomuşum. egzotik bi'yer denk gelse iyi aten kutupların yerini bildiğim için parmağı o tarafa götürmem haliyle. işte böyle oluyomuş, süper oluyomuş falanmış filanmış. bu arada gün itibari ile küreli dünya haritası alacak param yok ama sağlık mağlık olsun der, blogumun bu 6. ve kişisel yazısını burada bitirirken büyüklerin elle...

24 Mayıs 2009 Pazar

24 mayıs 2009 bjk-gs maçı

fikrim gayet net. beşiktaş ligde yenildiği fenerbahçe maçına galibiyet için çıktı ve yenildi. ama bu sefer kesin kazanmamız gerekmiyor. beraberlik de iş görür. onun için beraberliğe çıkan beşiktaş'ın karşısında mutlak galibiyet için çıkan bir galatasaray olursa maçı beşiktaş kazanır. galatasaray yüklenirken özellikle orta alanı holosko ile çabuk geçip gol bulur gibi geliyor. ama derbi bu. erken bi kırmızı kart, penaltı, gününde olan bi yıldız sonucu direkt etkiler.

bir de galatasaray beşiktaş'ı yenerse sivasspor maçıyla ilgili bin bir hikaye uydurulur. umarım galatasaray ya iki takımdan da puan alır veya ikisinden de alamaz. aksi durumda epey senaryo üretilir.

22 Mayıs 2009 Cuma

ekşi sözlük

monarşiyle yöneltiliyor ya işte insana koyan o. sen sansürü protesto etmek için logona siyah bant çek ama sansür zihniyetiyle aynı davran. kendisi bu kadar ironik işte. eskiden içerisi böyle ironilerle doluydu şimdi kendi hali.

bi insanı üç ay sözlükten uzaklaştırmak demek "bi daha gelme, yazma" demektir.

niye bu despotizm ya?

vakit gazetesi tuvalet kağıdı gibidir abicim. bak burası daha bi özgür ortam sözlüğe göre. blog'umu da şikayet etmeyen ekşi sözlük moderasyonu toptur. savcılığa direkt suç duyurusunda bulunsunlar. uğruna beni üç ay çaylak ettileri gazeteye yine aynı şeyi buradan da söylesem gocunmuşlardır eminim.

bi paragraf yukarısı biraz saçma, biraz alaycı ama esas söylemek istediğim şey bu insanların " bak sevgili ieika, seni anlıyoruz. gazete üniversiteleri meyhaneye benzetince sen de bi sürü üniversite öğrencisini temsilen gazeteyi tuvalet kağıdına benzettin. görüşüne katılırız ya da katılmayız ama bunu ifade etmen bir suç. malesef ülkemizde düşünce özgürlüğü istediğimiz kıvamda değil. 2-3 gün hesabını kitliyoruz, sen de bu sebeplere karşı elimizden bi'şey gelmediğini bil ve istersen düşün" işte bunu yapamayacak kadar aciz bir yönetime sahipler. evet evet "acizler".

ve diğer saçmalığa gelelim. eğer bi yazarı "götümüze girebilir" gerekçesiyle cezalandırıyorsan ondan 10 adet kıytırık entry bekleme. sanki 2000 küsür entry giren yazar o 10 adet çaylak entrysinde formata uyumayacak gibi davranmayın. illa 2000 entry girmeye de gerek yok. benim burada sözlüğün formatıyla bir problemim olmamış. sadece hukuksal bir engele takılmışım. 10 tane kıytırık entry girince anayasa mı öğrenmiş sayılıcam yoksa ceza hukuğu mu?

"en iyisi düşünce özgürlüğü serbest kalana dek yazmamak!"

işte amaçladıkları şey bu. sani korkak, sinmiş birey yapmak. tıpkı 80 darbesiyle ebeveynlere yapılan gibi. konuşmaktan, düşünmekten, ifade etmekten ve yazmaktan vazgeçirmek. işte sözlüğün gözden kaçırdığı konu buraya çanak tutuyor oluşu.

ben onlardan daha esnek kurallar isteyemem. çünkü yaşadığımız ülkenin kuralları maalesef bunlar. her iktidar "anayasa'yı değiştirecem" diye gelir ama fikir birliği olmadığı için değiştiremez. hatta amayasa denir bizim anayasa'ya. zira her maddede öreneğin şöyle bi ifade vardır. "her birey düşünce özrürlüğü ve ifadesinde özgürdür ama...". işte bu yüzden amayasa deniyor. ama esnek kural isteyemem diye anlayış da mı beklemeyeyim be kardeşim?

14 Mayıs 2009 Perşembe

aforizmalar

1- hayat dahil olmak zorunda olmadığımız bir oyun. istemediğin zaman ben oynamıyorum deme hakkın var. ama kullanmak çok korkutucu geliyor bu hakkı, orası ayrı...

ieika :),

2- "tüm umudunu kaybetmek özgürlüktür"

chuck palahniuk

3- sadece kelimeleri olan bir insan küsmesi
kelimelerini başkalarına vermesi demektir.

ieika

4- her insan kendisinin tanrısıdır.

anonim:)

deniz feneri olayı vs ergenekon

ben aslında bugüne kadar böyle karşılıklı bir husumet görmedim. herkes eteğindeki taşları döktü ve karşılıklı her türlü çirkinleşmeyi yaparak meydan kavgası yapıyorlar.

deniz feneri'ni anladık. ortada bir türkiye klasiği olarak olmayan yardım paraları var (nerde olduklarını biliyoruz da neyse). bizim dini bütün vatandaşlarımız ne zaman islami bir ışık görse oradan dolandırılmadan yapamıyorlar. ihlas holding mi diyeyim, yimpaş mı..

ama ergenekon bugüne kadar hakkında çok şey okuyup da anlamadığım konulardan. "kardeşim sen malsın" denilebilir. itiraz yok. ama o kadar paşa, general, niye elinde dünyanın topu, tüfeği, tankı varken darbe yapmaz da emekli olunca 3 kırıkkale iki de bomba ile bu işlerle uğraşır orası muamma. işin inandırıcı gelmeyen yanı burası. bir de türkiye'nin yarısı birleşmiş bir darbe planı yapıyor ama uygulayamıyor. top var, tüfek var, para var, makam var. bir de ortak noktaları laik, kemalist ya da çağdaş düşünüyor olmaları.

iktidar olmak demek muhalefeti yok etmek demek değildir. birileri bunu iyice anlamalı.

yoksa "makyevelist tayyip" der blogu baştan kapattırırım o olur..


biraz geri kaldım ama..,

herkeslerin bir blogu vardı. geri kalamazdım anlıyo musunuz?